Annelik her şeyin daha iyisini aramak için çok güçlü bir
motivasyon… Bebekli yaşam başladığı andan itibaren yediğinin, içtiğinin, giydiğinin,
soluduğunun anlamı değişiyor… Daha sağlıklı,
daha faydalı bir hayat için kendiliğinden bir çaba başlıyor (dedektiflik de
denebilir buna) ve tabii ki ciddi bir mesai harcanıyor…
Dışarıda salata yememek bu dedektifliğin getirilerine bir
örnek: Evdeki salatayı sofraya gelene dek hangi süreçlerden geçiyor biliyorsun
(önce duru sudan geçir, sonra sirkeli suda beklet, sonra tekrar duru sudan
geçir) ama restoranda ısmarladığın salatanın tabağa konana kadar başına neler
geliyor emin olamazsın… Bu çok basit bir örnek olsa da hayatın her alanına
yayılıyor… Eskiden kullandığın, çok itibarlı markalara ait kozmetiklerin çöpe atılması gibi… Biliyorsun ki içeriğinde kanserojen
maddeler var (parabenler ve pyhtalatlar). Bilgi hayat kalitesini arttırsa da
çekilirliğini zorlaştırıyor...
Derken konu yoğurda, zeytine, süte geliyor… Plastik kapta satılan
yoğurdu almayıp evde yoğurt yapmaya, kostikle kurulan zeytinlerden korkup çiğ
zeytini tuza basmaya başlıyorsun. Sıra süte gelince iyice sarpa sardın. Şehirde
yaşıyorsun. Arka balkonda inek beslemen
imkansız. (Tek başına annenin çırpınması yetersiz kalıyor bu durumda;
yüksek mercilerden dostlar gerekiyor yardım eden )
**Tarladan Sofraya Sağlık**
Devlet evlenen her çiftten 3 çocuk yapmalarını isteyecek
kadar bu konuya müdahilse o zaman bu çocukların
ve yaşadıkları çevrenin sağlığından da en az anne babaları kadar mesul olduğunu
kabul ediyor demektir… Yani:
Ben ailem için marketten en taze, en sağlıklı ürünü
seçmeliysem Tarım Bakanlığı da o ürün markete gelene kadarki sağlığından
sorumlu. Tohumdan, dikime, hasattan, dağıtıma tüm süreçlerde sağlığa zarar verme
ihtimali olan işlemlerden mutlaka uzak durulmalı. (İster GDO’lu tohum olsun
bunun adı, NBŞ, tarım ilacı ya da antibiyotik kalıntısı.)
Bu sorumluluğun farkındaki yöneticiler sütte şu var, balda
bu var demezler. Çünkü o sütün geldiği ineğin yediği yemin de, arının polen
topladığı çiçeklerin de kendi işleri olduğunu, bunlarda eğer bir kusur varsa
bunun kendi kusurları olduğunu bilirler. E zaten bir işte kusur varsa o işi
yapanlar o işi yapamıyor demektir. Bu açıdan bakıldığında benim ıspanağın
kumlarını yıkamadan yemeğe katmama benzer.
**Şuruptaki Kimyasallar**
Biz evde artık kullanmıyor olsak da bir de ilaç meselesi
var. Annelik
dedektifliğinin önemli özelliklerinden biri de etiket okumak. Bu okuma sadece paketli gıdalarla sınırlı kalmayıp
ilaçları da kapsıyor. Mesela çocuk doktorlarının sıklıkla reçete ettiği,
annelerin en ufak bir hastalık belirtisinde kurtarıcı diye kullandığı parasetemol
bazlı çocuk şuruplarının etiketlerinde neler var:
Boyar madde Tartrazin (E 102 ve E 102) alerjen; Koruyucu maddeler-
Metil paraben, propil paraben (petrol
yan ürünleri) hormonal bozukluğa yol açan maddeler; tatlandırıcı ve koku verici
Sodyum siklamat, sodyum sakarin (E-952) sentetik tatlandırıcılar, ABD’de
kullanımları uzun zamandır yasak.
Sağlığa zararlı bu
maddelerin çocuklara sağlık vermesi öngörülen şuruplarda bulunması hayret
verici. Gıdalar için saydığım sorumluluk kriterleri bunlar için de aynen
geçerli değil mi? Bunlara izin veren kurumlar hangi önceliklere göre
davranıyor? Peki ya doktorlar bunları nasıl öneriyor? Yüksek ateşi düşürmek
için illa parasetamol gerekiyorsa bunun diğer zararlı maddeleri ihtiva etmeyen
bir alternatifi yok mu?
**
Sorumlunun meçhullüğü ve alternatifsizlik en büyük sorunumuz
belki de… Öyle değil mi?
31.01.2012 Haberturk
31.01.2012 Haberturk

2 yorum:
hastalandığında ateşlendiğinde bebeğiniz nasıl yapıyorsunuz? teşekkür ederim bilgilendirirseniz sevinirim.
bizim oglanın doktoru atesin zararlı degil faydalı bir sey oldugunu ısrarla ogretti bize. cocuklar 40 dereceye kadar (40 derece dahil) atesi rahatlıkla atlatırlar, mudahale etmemize gerek olmaz diye belledik. Bunun dısında atesten dogan rahatsızlıkları engellemek icin homeopatik remediler, koltuklaltına ve alına sirkeli su, ılık duştan başka bir şey kullanmıyoruz.
Yorum Gönder