09 Şubat 2010 Salı

...

Okumayi ögrendim.
Kendime yaziyi ögrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazi, kendimi ögretti bana...

08 Şubat 2010 Pazartesi

Metal Kaplanı Keskin Bir Yıl Olacak


Yılbaşı deyince aklınıza yalnızca 31.Aralığı 1.Ocağa bağlayan gece mi geliyor? Oysa ki dünyanın bir çok yerinde yılbaşı başka başka tarihlerde kutlanmaya devam ediyor. Bunlardan biri de rengarenk bir karnaval havasında kutlanan Çin Yılı. Çin Takvimin’de de bildiğimiz astrolojiye benzeyen 12 Burçluk bir döngü söz konusu. Tek fark burçların aydan aya değil yıldan yıla değişiyor olması. Ay takvimine göre, 14 Şubat 2010 tarihinde Manda yılından çıkıp Kaplan Yılı’na giriyoruz. Feng Shui ve Çin Takvimi uzmanları Ferda Ünsal ve Işıl Alfar ile Kaplan yılı hakkında tüyolar.

Bu Yıl Temkinli Olmakta Fayda Var

Çin takviminde aynı burç ancak 12 sene sonra tekrar gelebiliyor ama bunlar da 4 elemente göre ayrılıyorlar. (Toprak, Ateş, Su, Metal) 13.Şubat gecesi karşılayacağımız ise metal kaplanı olacak. En son metal kaplanı senesi 1950 yılındaydı. 1950 yılına baktığımızda ihtilal var, tek partili dönemin bitişi var… Kaplan yılları genel olarak isyanların, protestoların, ayrılıkçı düşüncelerin ve başkaldırıların tırmandığı yıllar. Manda yılındaki durgunluğun yerini hareket alıyor. Kaplan yılındaki hareketlilik yanında hem kişisel hem toplumsal düzlemde büyük değişiklikleri de getirecek; bu yüzden esneklik kabiliyeti önem kazanıyor. Değişim elbette sancılı bir döneme de işaret ediyor ama bu sancıların sonunda umut var. Tarafsız kalmak bu sene pek mümkün gözükmüyor. Gruplaşmaların artmasıyla herkes kendi rengini belli etmeye, bir tarafı tutmaya mecbur kalacak.

2014’te Hep Birlikte Şahlanacağız

Bu senenin etkileşiminde su enerjisi hiç yok. Oysaki su bereketi zenginliği getiren enerjidir. Her seneki haritalar baktığımız zaman ondan biraz az ondan biraz az bir şeyler vardır. Bu yüzden mali piyasaların hareketli fakat verimsiz geçeceğini düşünebiliriz. 2009’daki durgunluk olmayacak ama yine de temkinli olmak lazım. Özellikle borsa yaz aylarında bir yükseliş yaşayacak ama Eylül Ekim gibi tekrar inişe geçecek gibi gözüküyor. Ekonomik alanda büyük riskler almamalıyız. Son birkaç senedir süren sıkıntılı dönem 2014’e doğru yavaş yavaş ferahlayacak ama bu zor bir yolculuk olacak. 2014’deki At senesinde ise hep birlikte şahlanacağız.

Kaplan Yılının Kadına ve Erkeğe Etkisi


Bu sene kadınlar için geri planda olma senesi. Çünkü erkek enerjisi çok kuvvetli. Metal Kaplanı senesi patronun, babanın, liderlerin yılı diyebiliriz. Bu sene erkek liderler dünyanın gidişatını değiştirebilirler. Onlar için büyük imkânlar yılı. Kadını temsil eden güney batıda ise noksan bir enerji var. Bu yüzden kadınların büyük oynaması için doğru bir yıl değil. Erkeklerin büyük adım atması için güzel bir yıl fakat fazla parlarlarsa yenilgilere açık bir hale gelecekler. Aslında kimse için çok büyük oynanmaması gereken bir dönem. Mesela liderler için kaplan yıllarında suikastlar olmuş. Yani böyle önemli konumdaki insanların pozisyonlarını sağlam tutmaları lazım.

Kaplan Yılında Ülkemiz, Evimiz Ve Kendimiz

Bu sene mekanın merkezi çok önemli. Merkezde bereket var, sağlık var, en çok parlayan yıldız orada. Mekanın merkezinde banyosu olan, kullanılmayan odası olan varsa oralara biraz daha özen göstermemiz, daha kullanılır hale getirmemiz lazım. Türkiye’de haritanın merkezinde ve de su elementinin eksik olduğu bir senede 3 tarafı suyla çevrili konumda. Bu yüzden durumu gayet iyi. Suya yakın olmak avantajlı olacağından bu sene çok su içmek, sulu yemekler yemek, suyun renklerini (siyah ve mavi giymek) lazım.

Ayrıca doğu yönünden gelen bir şans var. Hani ummadığınız, beklemediğiniz bir yerden iyi bir destek, güzel bir haber, beklenmedik bir fırsat gelebilir. Doğuyu çan, saat gibi metallerle beslemek lazım… Eğitim gören, sınava giren çocuğu olanlara Kuzey yönü çok iyi. Kuzeyde büyük bir yaratıcılık enerjisi var. Kuzeyde kırmızı renkler, bitkiler kullanılabilir.

Bu Sene Doğacak Çocuklar

Aslında kaplan kadınları çok güçlü olur; kariyerine, bağımsızlığına düşkün kızlar doğacak bu sene. Kaplan erkekleri ise kaplan babacandırlar. Yani daha korumacı, daha aileye dönük her ikisinde de yırtıcılık hedefe kilitlenme var. Başarı odaklı insanlar; çalışkan, mücadeleci, kavgacı ama bir o kadarda koruyucu. Güç dengesine dikkat eder. Ailesine düşkün ve hareketlidir. Tanınmış kaplanlardan Abdullah Gül, Deniz Baykal, Tom Cruise, Kenan İmirzalıoğlu, David Beckham, Victoria Beckham’ı örnek verebiliriz.

Değişime Hazır Mısınız?


Kısacası bu sene mücadeleli bir yıl bizi bekliyor olacak. Artık durup düşünme değil harekete geçme zamanı. Bu seneyi ancak değişebilen, gelişebilen, yeni koşullara ayak uydurabilen insanlar avantajlı olarak bitirecekler…

Kaplan Yılının Etkileri konusunda Ferda ve Işıl Hanım’ın vereceği detaylı konferans 13.Şubat Cumartesi günü saat 13.00 de İstanbul Dedeman Otelinde… www.fengshui-tr.com

Don Kişot, Sanço Panza ve Diğerleri


Masalları kurtaralım diye yazmıştım iki hafta önce. Su meclisinin kuruluşunu müjdelemiş, Karadeniz’i kuşatan plansız Hidrolelektrik Santrallerin karşısına sonunda birilerinin dikileceğinden bahsetmiştim. Rize İdari Mahkemesi imdada yetişti ve Abu Çağlayan Deresin’de yapılması planlanan HES’i durdurma kararı aldı. Mahkemenin kararına göre proje kamu yararından çok firma çıkarlarını gözetiyormuş.

İçime su serpildi bereketli okur. Demek ki bu memlekette kamu yararı ile firma çıkarını ayırt edebilecek (en azından bir tane) hakim varmış. Sözde “Çevre” Bakanlığı tarafından çıkarılan “çevreye olumsuz etkisi yoktur” kararının bilimsel olmadığını, hatalı olduğunu söyleyebilecek bir cesur yürek varmış.

Hayat böyledir işte sevgili okur. İnsanlar Don Kişot’lar, Sanço Panza’lar ve yel değirmenleri olmak üzere üçe ayrılırlar. Don Kişot’lar genelde herkesin yel değirmeni zannettiği düşmanlarla savaşırlar ve böylece su perilerini kurtarırlar mesela… Sanço Panza’lar düşmanı açık seçik göremeseler de altıncı hisleriyle bir kötülüğün olduğunu bilirler etrafta ama ona karşı tek başlarına savaşacak cesaretleri yoktur; ancak savaşan birine destek olur, yardımcı kuvvet olabilirler… Bir de yel değirmenleri vardır; kendi cebini doldurmayı kırmızı pullu alabalıkların yaşamına yeğ tutan; çocukluğunda hiç masal dinlememiş olan bu yüzden su perilerine, ormanın ruhuna inanmayan… Onların traktörleri vardır; kalın enseli yakınları, keskin kılıçları…

Abu Çağlayan Deresi’ne HES yapılmasını engelleyici bu karar Karadeniz’de yapılması planlanan 1601 santral için de emsal oluşturacak. Yani Don Kişot Açısından küçük; masallar açısından ise çok büyük bir adım… Darısı diğerlerinin başına.

Tam Bir Kız Filmi

En yakın arkadaşlarımla senelerdir süren mevzularımız vardır; bunlar kimi zaman tartışma, kimi zaman tespit, kimi zaman ilaç tadında sohbetlerdir. Her halükarda kızsal konular diyelim. O arkadaşlardan biriyle Ketche’nin çektiği Romantik Komedi’yi izledik ve seneler içinde edilmiş ne kadar muhabbetimiz varsa hepsini beyaz perdede görmüş olduk. Yok hayır Sex and The City tadında değil; daha çok genç kız filmi Romantik komedi. Birinden hoşlanıyorsun diyelim; ağırdan mı satarsın, içinden geldiği gibi rahat mı davranırsın ya da hoşlandığın adam “yalnızca uyuyalım” dedi; inanmalı mısın inanmamalı mı? Ertesi gün sen mi aramalısın, beklemeli misin? Bilirsiniz işte: şehirli, eğitimli, işli güçlü 20’lerin başlarındaki kızlar… Oyuncu kadrosu cıvıl cıvıl; film yazın çekildiği için güneşe hasret bünyelerin ışık ihtiyacını gideriyor. Kız arkadaşlarınızla birlikte gidin ve tadını çıkarın… Ajans sahnelerinin bazılarında sevgilimin parmağı olduğundan demiyorum; gerçekten sevdim filmi…

01 Şubat 2010 Pazartesi

Delikanlılığın Çetrefilli Yolları

Boyun ötekilerden kısa. Henüz tıraş olmaya bile başlamamışsın. Çocukluk sesin gidiyor; yetişkin sesin gelecek yerine ama tam da bu ara zamanda tiz bir şekilde cırlamaktasın… Kızların farkına varıyorsun. Abinin sevgilisine aşık oldun belki, belki ön sıranda oturan kız seninle kalemlerini paylaştı diye onunla evlenmeye karar verdin… İsyankarsın. En büyük derdin tatile giderken kovanı mı yoksa kamyonunu mu yanına alacağını bilmemen. Hangisine karar verirsen ver aklın ötekinde kalacak biliyorsun… Ah ne zor delikanlılığın yollarında gidiyor olmak… Ne kadar çetrefilli, nasıl da adaletsiz bir hayat… İyi koşamadığın için kaleci olmaya bile razısın ama yine de olmuyor işte. Sevdiğin kızın babasının tayini başke şehre çıkınca başına yıkılıyor dünyan. Bir sonraki seneye hatırlamayacak olsan da…

Emrah Serbes’in 8 hikayesinden oluşan “Erken Kaybedenler” (İletişim Yayınları) erkek çocuklarının, ergen delikanlıların, çabuk öfkelenmelerin, kolay unutuşların kitabı… Edebiyat bazen küfürlü konuşmaktır, bazen de nasıl bir insan olduysak şimdilerde onun sebeplerine inebilmek… Okuyun, pişman olmayacaksınız.

Leopold von Sacher Mazoch

Sacher Masoch 1836 – 1896 yılları arasında yaşadı. Acı çekmekten zevk alan, hayatını sevdiği kadınların insafına bırakıp onların kölesi gibi yaşamayı tercih eden Masoch bu eğilimleri o öldükten sonra Mazohizm’in temellerini oluşturdu.

****
Ben Leopold Ritter von Sacher-Mazoch. Sacher babamın; Mazoch ise annemin soyadı. Ben Sacher ve Mazoch'dan doğan Kronenthal Şövalyelerinden Leopold. Sizler ne adımı ne yazdığım romanları bilmeseniz de Kraft - Ebbing'in "Psycopathia Sexualis" kitabında benden esinlenerek isimlendirdiği Mazohizmi biliyorsunuzdur. İşte ben Mazohizmim.

Ben bir zevk düşkünüyüm. Ben bir hayalperestim. Ben iflah olmaz bir romantiğim.

Kadınları yazdım.
Ürpererek, tiksintiyle,
Hayranlıkla ve tutkuyla aynı zamanda…
Kadınları sevdim.
Aşkla ve nefretle.
Kürk giyen;
Yunan tanrıçalarına benzeyen.
Güzelliğinin farkında olan ve bunu bir kırbaç gibi erkeklerin varlığında şaklatmayı seven kibirli, zalim kadınları sevdim.
Aldatan kadınları sevdim.

“Doğanın yarattığı gibi olan ve erkeği şimdi olduğu gibi kendine çeken kadının, erkeğin düşmanı olduğu ve sadece erkeğin kölesi ya da despotu olabileceği ama hiçbir zaman yol arkadaşı olamayacağını” bildim.

Tarih okudum, hukuk okudum; Goethe'yi ve Gogol'ü okudum... Sessiz ve ciddi bir adam gibi gözüktüm çoğu zaman; savaşlara katıldım. Acı çeken insanlar gördüm. Acı çekmenin zevkine vardım.

Ben Leopold von Sacher - Mazoch. Sadık köleniz. Böyle pahalı kumaşlar giydiğime, bakımlı ellerime, kökenleri Slavlardan İspanyollara uzanan soylu atalarıma bakıp da beni asil bir adam; bir erkeklik timsali sanmayın. Düşkünün tekiyim ben.

Bana acıyın.
Ayaklarınızın altına alın ve ezin beni.

17. Ocak.1836'da yılında Galiçya'da doğdum. Çocukluğumun çoğu orada geçti. Ailem onlara neşe, mutluluk ve bereket getireceğimi düşünmüştü

Benden sonra doğan üç kardeşim öldü.

Herkesinkine benzeyen bir çocukluğum olabilirdi. Güzel Halam olmasaydı. Aşığıyla odaya girdiği sırada şans eseri o odada olmasaydım. Odaya geldiklerini duyunca dolaba saklandım; onlar benim varlığımdan habersiz cilveleşiyorlardı ki halamın kocası yanında iki arkadaşı daha olduğu halde kapıdan içeri girdi. Halam aşığını kovalayıp kocasının karşısına dikildi ve sonra adamın suratının ortasına bir yumruk patlattı. Sıranın kendilerine geleceğinden korkan diğer iki adam arazi olmaya hazırlanırken halam da yatağın altından çıkardığı kırbacını havada şaklatıyordu. Gördüklerimin yarattığı şaşkınlıkla dolaptan dışarı düştüm. Bu halimi gören halamın öfkesinin bana doğru yönelişini hissetmem boşuna değildi. Topuklarıyla sırtıma basan halam hıncını benden çıkardı. O gün Güzel Halamın giydiği kürkü; kocasının diz çöküp merhamet dileyişini ve sırtıma değen kırbacın acısının bana nasıl da garip bir zevkin kapılarını açtığını anlatıyorum size.

Kadın ve erkek
Ezeli iki düşman
Biri örs olmalı
Biri de çekiç
Her zaman


Graz'da yaşadım ve Paris’de ve Prag'da...

Doçent oldum, doktor oldum. Tiyatroyu sevdim. Oyunlar yazdım. Der Emissör, Boşanmış Kadın, Don Juan von Kolomea; Galiçya Hikayelerini yazdım.

Yalnızca iki tanesini tamamlayabildiğim Kabil'in Vasiyeti diye bir kitap serisi planladım. Kürklü Venüs'ü yazdım. Hayalerimin kadını Wanda von Dunajew'i bu kitapta tanıdım. Wanda tarafından aşağılanmaktan ve onun başka erkekler olmasından acı çeken ve zevk alan Severin'in hikayesini...

Bana üç çocuk doğuran bir kadınla evlendim.
O kadının eline kırbaç verip beni acıtmasını;
Gazeteye ilan verip beni aldatmasını sağladım.
Aurora Rümelin'i Wanda'ya dönüştürmeye çabaladım.

"Çünkü ben ancak iki tip kadın sevebilirim: İyi niyetli, sadık, benim yazgımı paylaşacak, soylu, neşeli bir kadın ve eğer öylesini bulamazsam aldatan, erdemsiz, acımasız bir kadın olmalı. Ne diye gizleyeyim, asıl böylesi bana göredir. Sevgi mutluluğundan tam payımı alamasam bile, acı zehrini son damlasına kadar içerim."

Çocuklarımın annesinden boşandım. Başka kadınlarla başka maceralar yaşadım. O kadınlarla aşk kontratları yaptım.

"Bay Leopold von Sacher Mazoch, Altı ay süreyle, payan Pistor'un kölesi olmaya; onun bütün istek ve buyruklarını yerine getirmeye şerefi üzerine söz verir…


Kölenin sahibi kölesini dilediği gibi cezalandırabilecektir. Köle sahibiyle sevgili olmaktan asla bahsetmeyecektir. Buna karşılık Fanny Pistor köleyi cezalandıracağı zamanlar kürkünü giymeye söz verir. "
8.Aralık. 1869

Kanımı, zekamı, onurumu, gücümü bu kadınlara devrettim. Yaşama ve ölme hakkımı da hatta. Bana ne kadar acımasızca davransalar onlara bağlılığım o kadar arttı. Bir kadının yol açtığı ızdırap göklerin yedi kat üstüne yükselmem için gereken kanattır benim gözümde. Mutsuz bir koca olmaktansa sefil bir köle olmayı seçtim.

Kovalamacaları, maskeleri, gizemleri, kimden geldiği belli olmayan aşk mektuplarını; o mektupların sahibini ararken yaşadığım heyecanı sevdim.
Onlar olmadan ben yaşayamazdım. Yaşamayınca yazamazdım da…

9.Mart.1895'de Lindheim'de kalp yetmezliğinden ölmeden önce 60 senelik hayatıma sığdırdığım maceralarım geçti gözümün önünden. Tekrar dünyaya gelme şansım olsa yine aynı hayatı yaşardım, diye düşündüm. Çünkü bence:

"Yaşamın değeri zevkle ölçülür; zevk ve sefa içinde yaşayanın ölürken gözleri arkada kalır; aılar, yoksunluklar ve ıstıraplarla yaşayan kişi ise ölüm kavuştuğu bir dost olarak selamlar.
Zevk ve zulüm
Özgürlük ve kölelik
El ele giderler"...


Ben Leopold von Sacher Masoch. İnsan tabiatının gölgelerine meraklı bir kaşif; karanlık yollara, dehlizlere, labirentlere meyilli bir maceraperest, tabuları yıkan bir devrimci… Kaçık bir aşk filozofu, zoraki baba, sevgili ve köle, asilzade ve psikopat… Tanıştığımıza memnun oldum.

d.c

Ayrılık Sevdaya Dahil Mi?

Sonunda ayrıldık. Meğer ne çok zevkten mahrum ediyormuş beni; ne çok kötülüğü gizliyormuş benden şimdi farkına varıyorum. 15 yaşındaydım onunla tanıştığımda. Önceleri nadiren buluşurduk. Seneler geçtikçe sıklaştı; her günüme her saatime katılır oldu. Bizimki bir aşk nefret ilişkisiydi. Her gece yatarken onu bırakmaya karar veriyor, her sabah kalktığımda bu kararımı görmezden geliyordum… Ne kadar çok oyalanmışım; kandırmışım kendimi…

O ise kendi kokusuyla ördüğü bir fanusun içine hapsetmiş beni. Benim kokumun bir parçası olmakla kalmamış hayatın diğer kokularına ulaşmamı da engellemiş varlığıyla… Şimdi anlıyorum.

Bu kadar seneden sonra zor evet. Çünkü heves alışkanlığa, alışkanlık yaşam biçimine dönüşüyor zamanla. Onsuzken nasıl bir insan olduğunu unutuyorsun; başka bir yaşama biçimi, günlerin nasıl geçeceğini bilemez oluyorsun.

O benim için (diğer her şeyin yanında) yanımda taşıyabildiğim evimdi. Her şeyin yolunda gittiğinin bir göstergesi, günlük hayatı paylaştığım dostumdu… Ayrıldık…

15 senelik beraberlikten sonra sigarasız bir insanım artık. Kendimi yeniden tanımlamaya çalışıyorum, yine kendime. Gündelik alışkanlıklarımı birer birer demonte edip yenilerini eklemeye çalışıyorum… Evdeki her şeyi yıkadım. Perdeleri, koltukları, giysileri. Duman kokmayan bir hayat inşa etme çabasındayım. Bineceğim taksi konusunda bile daha seçici oldum. Temiz kokan taksi ne kadar nadir bir şeymiş. Bu yaşta anladım.

Ve en güzeli içimde kanser olacağıma dair menşei belirsiz ama kesin bir bilgiyle yaşamışım bunca yıl; onu fark ettim ve azad ettim kendimi. Özgürüm şimdi… Darısı başınıza.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Sudan Konular

Su meclisi kuruldu. Derelerin sessiz çığlığını tercüme etmek için. Dereler sahipsiz değil artık. Ama suyun sahibi diye bir şey yok. Su insana ait değil ve insan gibi, hayvan gibi, bitki gibi onun da temel hak ve hürriyetleri var. İstediği yöne akmak bunların en başta geleni. Akamayan suları görmüşsündür, çürür, kokar, yosunlanır ve ölür… Bilmez misin “Su kendini ancak akarak var edebilir ve tek bir damla su boşa akmaz”.

Son birkaç senedir Karadeniz derelerine kanserli hücreler gibi yayılan, plansız, kuralsız yapılan Hidroelektrik Santraller (HES) var. Dereler Karadeniz’in yaşam kaynağı. Gidip görsen anlayacaksın; gizli şelaleleri, dağlardan fışkıran yeşilleri, o yeşillerin arasından akan büyük küçük dereleri ile bir masal diyarı Karadeniz. Ama devir masalların devri değil. Devir dozerlerin, asfaltın, realitenin devri.

Su meclisinin üyelerinden Sarıkeçililer 3000 kişiden oluşan göçebe bir topluluk. Tek gelirleri hayvancılık, tek bildikleri yaşam tarzı yürümek. Hem de ne yürümek… Günde 3 – 5 kilometre. Tüm varlıkları develerin üzerine yükledikleri, izledikleri yol nehir kenarları, su havzaları… Suyun yolunu kesersen eğer Sarıkeçilileri de öldürmüş olursun… Onlar da bir nevi masal insanları baksana. Masallara dair hiçbir şeye mi yer kalmadı hayatta? Önce suyu, sonra kurbağayı (prenslerin de soyu tükenmesin diye), sonra ormanı (perilere yaşam alanı kalsın diye), sonra da internet çağında bile göçebe yaşayabilen insanları korumalı… Suyu korumalı. Masalları da.

(yandaki fotoğraf bundan 2 sene once bir agustos gunu Hopa, Çamlıköy'de çekildi; köydeki sayısız şelaleden birinde)

19 Ocak 2010 Salı

Kayıp Gül


İş icabı yeni çıkan kitap takip etme derdindeyim... Beni tanıyan bilir bir avuç yazardır aslında sevdiğim ve asla ölmesin, hep yazsın istediğim. Ama yeni çıkan takip ederken şahane yazarlara da rastlanmıyor değil. Platonov bunlardan bir tanesi mesela. Kısa yılın karı...

Serdar Özkan ise Platonov'un tam tersi. Pembe kitaplar çok satar kontenjanından eserinin her bir yanına döşenmiş övgüler, hangi ülkelerde ne kadar beğenildirler felan acayip inandırıcısız.

Hikaye kısaca şöyle: Diana isimli genç kızımız, amerikan kıyı şeridinde yaşamaktadır. Zengince bir ailenin varisidir. Hayallerinde yazar olmak varsa da mantığını dinleyerek hukuk öğrenimini sürdürmektedir. Diana'nın annesi ölümcül bir hastalığa yakalanır ve ölmeden önce kızına bir ikizi olduğunu onu bulması için gerekli ipuçlarının nerelerde olduğunu söyler. Sonrasında Diana mantığıyla, kalbiyle, geçmişiyle, geleceğiyle yüzleşir... Amerika'dan İstanbullara kadar gelir ve hikaye sürer.

Kitabın pembe kapağının sol alt köşesinde bir Sloven gazetesine ait olduğu iddia edilen şu iabre var: "Simyacı, Küçük Prens ve Martı'yı sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap"... Bence bahsi geçen kitaplara yapılmış ciddi bir haksızlık söz konusu...

Ben edebiyat gurusu değilim, ahkam kesmelerden de mümkün mertebe kaçınmaya çalışırım... Deneyimli ve hisleri kuvvetli bir okuyucu olduğum dışında bir iddiam yok kendimle ilgili.. Maalesef bu kitap bir ruhsuzluk abidesi. Sanki bir formülle yapılmış... 2*2=4 tutturulmuş ama bu esnada edebiyatın insanın içini titretmeyi beceren kısmı gözden kaçmış.

Kitaptaki karakterlerin çoğunluğu kadın; bir dilenci ve bir ressam dışında erkek karaktere rastlamıyoruz. ama diyaloghlara dikkat ederseniz hiç biri kadınların ğazından çıkacak cümleler değil. Bir travesti şenliği gibi okursanız o ayrı... KAdın kılığına girmiş erkek sesleri konuşuyor kitapta. Erkek mantığıyle, erkek duyarlılığıyla konuşuyor hepsi...

Kendini tanrıça zanneden Diana gerçekten itici bir tip olmuş; öyle ki "kendi içindeki ben'ini" bulduğunda bile (kitabın golü atıldığında) sevinemiyorsunuz onun için.

İStanbul ve San Francisco'da geçiyor öykü... Yerseniz. Ne İStanbul'a ne de SF'ye dair hiç bir şey yok kitapta. Esas kızın Sultanahmet'te bir otelde kaldığını, bir gün de boğaz turu yaptığını söylüyor ve geçiştiriyor bu kısımları. SF hakkında ise o bile yok.

HAngi kriterlere göre uluslararası bestseller ilan edilmiş. Türkiye'de ya da dünyada kaç tane satmış muamma... Aklı olan her okurun anlayabileceği bir tek şey sabit: " Edebiyat yapamasan da pazarlamayla bestseller yazarı olabilirsin"... Yok bu vampirli romanların bile bir ruhu vardı; onlarla aynı kefeye de koymayalım, simyacının felan yanına yaklaştırmayalım...

Pardon, nereye koşuyorsunuz?


Bir takım insanlar var. Bunlar çok mühim ve çok meşgul insanlar. Acele etmekteler hiç durmadan, günün her saatinde, her ortamda. Ben de bu insanları gördükçe merak etmekteyim; Nereye koşuyorlar?

Mesela sinemada: Filmin son sahnesinin bitmesine ramak kala; yazılar ve müzik aşağıdan yukarı akmaya başlamadan saniyeler önce ayağa kalkan, toplanan ve hemencecik salonu terk eden insanlar bunlar. Filmde emeği geçenleri merak etmeyen, son müziğini dinlemek istemeyen çok mühim oldukları için hemen bir yere yetişmesi gereken insanlar bunlar…

Bir de deniz taşıtlarında. “Gemi yanaşmadan yerinizden kalkmayınız” tabelaları ya da anonsları benim gibi sıradan kişiler için geçerli; çok mühim ve çok aceleci insanlar bu uyarıdan tenzih edilmiştir sessiz ve sözsüz kurallarla. İşte bu insanlardan biri geçen sabah motorun ıslak zeminine kapaklanıverdi. Daha Kabataş’a yanaşmaya epey bir süre varken, ilk inen kişi olmak gayretiyle ayağa kalkıp dışarı çıkan takım elbiseli, elinde lap top çantası taşıyan mühim insan rüzgarın şakacılığına denk geldi ve yeri öpüverdi. Diğer mühim kişilerin bir kısmı adama yardım ederken daha da mühim olanlar üzerinden atlamak suretiyle koşturmalarına devam ettirler. Bense sıradan bir insan gibi onları izleyip merak ettim: Nereye koşuyor bu insanlar?

12 Ocak 2010 Salı

Kış Güneşi


Kadıköy Beşiktaş Vapuru çeyrek geçe ve çeyrek kalalarda hareket eder. Bu şehirde yaşamanın güzel yanları varsa eğer şüphesiz bunlardan biri de vapurdur.

Hangi vapura binersem bineyim mutlaka üst kata çıkarım. Sigara yasak olduğundan beri de içeride oturuyorum. Çevreme bakınırım, tanıdık yüzler ararım, kitap dergi okurum, etrafı seyredalarım ve çevremdeki konuşmalara kulak misafiri olmayı severim vapurda... Hele bir de kışsa ve yine de güneş parlıyorsa...

Karşımda gözlüklü, beyaz tenli, düz saçları arkada toplanmaış, duru yüzlü bir kız oturuyor. İki elini kucağında birleştirmiş. Boş bakıyor. Telefonu çalınca önce bir irkiliyor sonra koca çantasının içinde debeleniyor. Hah, sonunda buldu ve açtı telefonunu...

"Alo canım. Vapurdayım. Evet gittim, anlattım. Sevinmedi babam. yanlış yapıyorsun dedi; sen daha kendini yapamadın, erkeğinden emin olmadın, kendin çocuksun daha dedi... Yoo, üzülmedim. Neyse sonra görüşürüz canım."

Telefonu kapatıp ellerini tekrar birleştirdi kucağında. Tam duyamadım ama bana öyle geldi ki "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime" şarkısını mırıldanıyordu kimsenin duyamayacağı bir sesle.

Bu kız, spor ayakkabıları, ispanyol paça apntolonu, kırmızı paltosu ve bu şarkıyı biliyor oluşu öyle uyumsuz geldi ki bana... Bu bir kenara ilişmiş, diken üstünde oturuşu, telefonda konuştukları... Dayanamadım, dedim ki:

"İskelede şoförüm bekliyor. Gideceğiniz yere bırakırım sizi isterseniz."

Kız gözlüklerin arkadasından yüzüme baktı. Gülümsemedi. Garipsemedi teklifimi.

"Nişantaşına gidiyorum" dedi. "Hastaneye. Kürtaj olmaya karar verdim bu sabah. Tanıdığım herkes sevinseydi eğer doğuracaktım seve seve. Sevinmediler."

Yüzüne bakamadım. Başım döndü. Kalktım. Dışarı çıktım ve derin nefes aldım bir kaç tane üst üste. Ne de güzel güneşlü bir gündü oysa ki kışa inat.

31 Aralık 2009 Perşembe

Yılbaşı Fobisi

Özel günlerden korkarım ben.

Doğumgünümden, yılbaşından, uzun tatillerden, yıldönümleri, düğünler... aklınıza hangisi gelirse işte. DOğumgünüm ve yılbaşı korku listemde ilk iki sırayı alırlar mutlaka. Lise yıllarımda aynı anda birkaç sevgilim birden olurdu. Ergenlik ateşi, ne yaptığımı, neden yaptığımı pek bilmez, akıntıyla birlikte giderdim işte ne tarafaysa. O zamanlardan geliyor olsa gerek bu korkular. düşünsenize iki sevgili varsa özel günlerde hangisiyle olunacak? Diğeri nasıl ekilecek, illa ki yalan söylenecek felan filan... O zaman bulduğum çözüm bana ait özel günleri yalnızca en yakın kız arkadaşlarımla kutlamaktı. Hem keyifli, hem yalan dolan olmadan, ekme, takma durumlarına girmeden; kız arkadaşlığın güvenli, tanıdık, samimi çerçevesine giriverir korunurdum korkularımdan.

Şimdilerde iki sevgilim felan yok :) Bir tane var, bin senedir de o var gibi geliyor bana. Alengirli ilişkilerden vaz geçmiş olmak korkularımı alıp götürmüyor nedense. Yine korkuyorum işte. Kızlar ayrı yönlere dağıldılar. Biri İSviçre'de, biri anne oldu, öteki de öyle bir sosyal kelebek haline geldi ki yetişmeye imkan yok. Kız arkadaşlığın güvenli duvarları inceldiler...

2000 senesine şimdi anne olan kankamla beraber Boğaz köprüsünde girmiştik mesela :) Bir takım partilere yetişmeye çalışıyorduk kalakalmıştık trafikte...

2001 senesine Yaşar Kurt'un evinde yanımda rüya bir adamla birlikte girmiştim... Yaşar Kurt'un üzerinde altın rengi bir kaftan vardı; benim aklım kaf dağını çoktan aşmıştı...

2004 yılbaşında tek başıma Berlin'deydim... Polonya votkalarını içip içip sokaktaki gürültülü kalabalığın peşinde yürümekteydim...

Geçen sene Galata'daki evimde hamsili pilav, şampanya ve ben başbaşaydık... Uğrarlar sandığım canlar epeyce gecikmişlerdi...

Yılbaşlarından korkuyorum; plan yapmaktan nefret eden sevgilim yüzünden olası tüm planları askıya alıp; sonra onun işten çıkamaması sebebiyle yine hamsili pilav, köpek, şampanya ve ben başbaşa kalmaktan korkuyorum belki de... Sevgilim özel günleri hiç özel saymıyor; ben korkuyorum... Gelenin gideni aratmasından; yaş ve yıl geçtikçe hayatın daha da karmaşık, daha da zor haller almasından.

Kızları özledim; dönebilsek ya 20 li yaşların başlarındaki heyecanlı anlara...!

21 Aralık 2009 Pazartesi

YOK Kelimesinin Anlamı


Düşünün. Elektriği olmayan bir yerde yaşıyorsunuz. TV, bilgisayar, fırın, asansör yok… Gece karanlık çöktüğünde mum ya da ay ışığına muhtaçsınız.

Düşünün. Sabah, öğlen, akşam aynı yemeği yiyorsunuz. Hatta ertesi gün de, ertesi hafta da. Bir sonraki öğünü merak etmenize gerek yok. 365 gün aynı yemek var menüde.

Düşünün. Ayakkabınız yok. Kardeşiniz hasta ilaç yok. Deniz yok etrafınızda. Vapur yok. Tren yok.

Okulda sıra yok, masa yok, kağıt kalem yok. Sadece uzak bir ülkeden gelmiş yarı anladığınız bir dilde size bir şeyler anlatmaya çalışan beyaz bir kız var. Mzungu*. Size gökten yağan beyaz bir şeyi anlatmaya çalışıyor; yağmur gibi biraz ama daha farklı. Yere düşünce ortalığı kaplıyormuş ve insanlar onları toplayıp suratının ortasına sivri bir şey yerleştirip kuşa benzer bir şekil yapıyorlarmış. Hayatında kar görmemiş insanlara, elektriği, suyu olmayan bir köyde, ayakkabısı da olmayan çocuklara kardan adamı anlatmaya çalışan bir kız var. Seda.

Seda Meşeli 22 yaşında bir psikoloji öğrencisi. 2009 yazını Uganda’nın Kisiita’sındaki bir yetimhanede gönüllü çalışarak geçirdi. Orada geçirdiği 2 ay içinde “yok” kelimesinin anlamını öğrendiğini söylüyor. Çocuklara kitap okuyor, yaratıcı drama dersleri veriyor ve kendi ruhunu da eğitiyor bu şekilde. Bambaşka bir hayatı deneyimliyor onlarla birlikte.

Belki de Seda gibi gençler çoğalsa; yaz tatillerinde bodrum “beach”lerinde mojito içmek yerine yabancı coğrafyaları, hayatları, insanları merak etse; okusa, araştırsa, gidip deneyimlese ve “yok” un anlamını öğrense; durumu bizden iyi olanlara haset etmek yerine yoksunluğu algılayıp “ben de birilerine yardımcı olabilirim” fikrine erse; kendi sahip olduklarına şükretse… burası daha güzel bir ülke olabilir. Ne dersiniz?

Seda’nın Uganda Günlüğü ve fotoğraflarını merak edenler:sedaugandada.blogspot.com adresini inceleyebilirler.

*Mzungu: Svahali dilinde “beyaz tenli”

17 Aralık 2009 Perşembe

Kopenhag'da Umut Tükeniyor

Bundan iki hafta önce şöyle bir yazı yazmıştım Kopenhag'daki İklim Zirvesi henüz başlamamışken:

"Umudumuz Kopenhag

Sevgili Cumartesi okuru… El freniyle viraj dönmeyi denediniz mi hiç? Hani hızla giderken karşınıza bir viraj çıkar; hatta bir de kırmızı ışıkta duran arabalar vardır o virajın bir köşesinde; ya tavrınızı bozmayıp arabalara bindireceksiniz ya da son şansınızı kullanıp el frenine asılıp muhtemelen olduğunuz yerde birkaç tur atıp savrularak duracaksınız.

İşte Kopenhag’da 7.Aralık’ta başlayacak olan İklim Zirvesi el freniyle duralım mı yoksa bodoslama dalalım mı kararının verileceği yer. Üzerinde yaşadığımız hızla dönen topu sömürmekte, kaynaklarını tüketmekte o kadar becerikliyiz ki mesela Brezilya Amazon Ormanları 40 derece ısıyla kavrulur hale geldiler. Kopenhag’dan beklenti atmosfere saldığımız sera gazının artışını (ki bu kuraklıktan, fırtınalara ve sıcak dalgalarına kadar birçok iklim olayının sebebidir) aşağılara çekmeye dair bir anlaşma… Bu anlaşmaya varılamazsa eğer yakında biz de Amazon’daki Manaquiri nehrinin ölen balıkları misali telef olacağız.

Ama diyorsanız ki bize Farmville’deki doğal hayatımız yeter; o sizin bileceğiniz iş. Siz hala bütün çöplerinizi aynı torbaya atıyorsanız; evinizdeki ışıkların tümünü açık bırakıyor, küvetinizi 20 litre suyla doldurup içinde keyif yapıyorsanız o zaman Farmville’iniz de kalınız ve onun bunun sanal mahsullerini gübreleyiniz."


İklim zirvesinin son günü yarın. Takip ettiğim kadarıyla Kopenhagen "Hopenhagen" olmayı başaramadı. Geazegenin geleceğini kurtarmak üzere buluştuklarını sandığımız delegeler kapalı kapılar ardından STK'lara ve kapı önündeki kalabalığa sırt çevirmeyi daha uygun buldular. Bu gezegen kimin? GEçen gün Açık Gazete'de Ömer Madra Kopenhag'da bir araya gelenlerin "Lider" diye anılamayacağını ancak "politikacı" olduklarını söylüyordu. Diline sağlık. Bir diline sağlık da yine Açık RAdyo ekibinden Ümit Şahin'e gidiyor... Bakınız Şahin zirvenin son günlerine dair izlenimlerini nasıl anlatmış:

"Zirvenin onuncu günü geride kalırken Kopenhag zirvesi çökmekten beter bir hale gelmiş durumda. Danimarka hükümetinin ve Birleşmiş Milletler’in ikiyüzlülüğü ve şirketlerden başka kimsenin çıkarlarını savunmamaya kararlı olduklarını göstermeleri yeni bir durum ortaya çıkana kadar bu sürecin herhangi bir hayırlı sonuç üretmesi ihtimalinin ortadan kalktığını bir kez daha kanıtlıyor. Sivil toplumu yaka paça zirveden kovalayan Birleşmiş Milletler yerle bir olan itibarını bir daha tamir edebilir mi bilinmez."

Bir yandan gezegenin sömürülmesine göz göre göre müsade eden politikacılar; bir yandan gazetecileri ve gençleri tutuklayan polisler, bir yandan İklim Zirvesinin ortasında istifa eden Danimarka Çevre Bakanı Connie Hedegaard; bize yine insanca, adaletli ve doğayla barışık yaşamın değil de paranın, güç odaklarının dümen suyuna girme isteklerini kanıtlamış oldular. İl yazımda bahsettiğim viraja son hız dalıyoruz...

Bundan 100'lerce yıl sonraki nesiller bu olayları inceleyip hepimize "moron" gözüyle bakacak sanırım; tabii hayatın sürebileceği kadar su, oksijen kaldıysa hala.

Platonov'un Küçük İnsanları


Andrey Platonov'un Metis Yayınlarından çıkan "Dönüş" adlı kitabı 9 öyküden oluşuyor. Rus yazarın savaş sonrası yıllarını anlattığı, küçük insanların gündelik hayatlarından kesitler sunduğu alelade; şahane öyküler. Yoksul köylüler, zor koşullar, hastalıklar, kış, geçmişin derin izleri var bu öykülerde...

Bir Rus Çalıkuşu var mesela ilk öyküde. Öykünün adı "Kum Öğretmeni". Çölün rotasında bir köye öğretmen olarak atanan gencecik bir kızın matematik dersi vereceğini zannederek gittiği yerde kumla nasıl baş edilir onu öğrenişi ve öğretişi; kendine bir hayat kurmak, koca bulmak, yuva yapmaktan feragat edişi var...

İkinci öykü: İnek. Küçük bir oğlan çocuğu, yolda kalan trenin raylarına kum serperek treni kurtarır. Babası evin ineğinin danasını pazara götürür ve satar. İnek dertlenir. Öyle bir güzel anlatır ki Platonov ineğin içinde bulunduğu kederi; bir inek insan soyuna nasıl acı çekileceğini öğretir: "Zorlu bir dert kavruluyordu içinde; çıkışsızdı, ancak büyüyebilirdi bu dert, çünkü inek bir insanın yapabileceği gibi sözle, bilinçle, bir arkadaşla ya da eğlenceyle avunamazdı. Sadece oğluna ihtiyacı vardı. Danasına. Hiç bir şey onun yerini tutamazdı. İnek, bir mutluluğu unutup bir başkasını bulabileceğini ve eziyet çekmeyi bırakıp yeniden yaşayabileceğini anlamıyordu. bulanık aklı kendisini kandırmasına yardımcı olacak güce sahip değildi."

Rus yazını genel olarak okuyup geçilebilecek, okuyup unutulabilecek eserler vermez. En azından benim için. Yürekte bir yumru, kafada yanan bir ampul, yutkunması zor bir lokma gibi yapışır kalır ne zaman okusam. İşte tam da bu yüzden okuması en keyifli edebiyatlardan biridir. Uzun betimlemeler, soyutlamalarla değil; cümleler, noktalama işaretleryle değil de sanki etli, kanlı, canlı insanlarla çıkar karşıma; öyle hissederim.

Platonov ile bu ilk tanışmamız olan kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Kitapları ancak 1990'dan sonra sansürsüz olarak yayımlanabilmiş bu 20. yüzyılın başında yaşamış beyefendi bana Rus memleketinin Sait Faik'i gibi geldi biraz; kendisiyle biraz da yakınlaşmayı; derinleşmeyi umuyorum...

( diğer 7 öyküyü de anlatırım bir ara belki)